Feminizmin yeni yüzyılı için geriye bir bakış*

423418(*Handan Koç’un Nota Bene Yayınları tarafından 2013 yılında yayınlanan 21. Yüzyıl Feminizmine Doğru-Neoliberalizmin Ötesinde Bir Kadın Hareketi İçin Tartışmalar adlı derlemedeki makalesidir…)

Bu yazıyı ağırlıkla, geçmiş 30 yıl boyunca, Türkiye’de feminist hareketin temel mücadele alanlarının neler olduğu, hangi temaların ağırlıklı olarak politikleştirildiği ve bu bakımdan, hem katkıların hem de ihmal edilen alanların/sorunların varlığı hakkında gerekçeleriyle birlikte neler söylenebileceği sorusuna cevaben kaleme alıyorum.

Türkiye’de ikinci dalga feminizmin başlangıç tarihi olarak 1982 senesini almak ve hareketin 30 yılından bahsetmek gerçekten anlamlıdır. Neden diye soracak olursanız, kadın kadına bir feminist yayın yapmayı amaçlayan bir çalışmanın başlangıç tarihi olarak Şubat 1982 tarihi kayıt altındadır da ondan.[1] Denilebilir ki, bir kitap çevirmeye kalkışmak veya çevirmek nedir ki? Ama eğer bu çaba toplumu sarsacak bir fikir akımının ve kadınları etkileyecek bir hareketin ilk adımı olma niteliğini taşıyorsa, bu söylenebilir. 1982 Nisanında Yazko’nun düzenlediği Kadın Sorunları Sempozyumu bu başlangıcı takip eden bir milattır. 12 Eylül’ün yasaklamaları altında mecburen bir şirket olarak kurulan Kadın Çevresi’ni, en önemli feminist ’ocak’ olarak anmak gerekir. Kadın Çevresi kendine özgü bir kadın derneği-kolektifi-kurumudur. Bu üç sıfatın da günümüzdeki kullanımına uymayan eşsiz bir organizasyondur. Kadın Çevresi, aynı zamanda, dört kitap yayınlamış, bünyesinden iki dergi ve bugün izlerini sürebileceğimiz feminist ekolleri çıkartmış bir yayınevidir. Ben feminist mücadelenin içine 1984 yılında girdim. O yıl kafamı Kadın Çevresi’nin Beşiktaş’taki eşsiz bürosundan içeri sevgili arkadaşım Ayşe (Düzkan) ile soktum. Birkaç yıl sonra kendimi radikal-devrimci feminist olarak tanımlamaya başladım. Hala da öyle görüyorum.[2] Bu yazıda bahsedeceğim her şey, bu otuz yılda yaşadıklarımdan ve Türkçe okuduklarımdan başka bir dayanağa sahip değildir.

 

1982’nin öncesine gidersek…

1975 yılı dünya kadın hareketi açısından önemli bir yıldır. Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Kadın Yılı ilan edilmiştir. O zamanların en önemli kadın-kitle örgütlerinden biri olan İlerici Kadınlar Derneği de (İKD) bu yıl kurulur. Türkiye Komünist Partisi, kadınlar ayrıca örgütlensin diye değil, yığınsallaşmak için bir kadın örgütü kurmuştur. Ancak yine de, İKD, parti dışında kadınlarla birlikte büyüyen, kadınların eseri olan bir örgüt olacaktır.[3] Derneğin en önemli kampanyalarından biri, her işyerine kreştir. Ama faşist saldırılarla sertleşen koşullar İKD’nin gündemini de etkileyecek ve partinin genel kampanyalarına eklemlenmek kadın çalışmasının önüne geçecektir. 1979’da dernek sıkıyönetimce kapatılır. 1989’daki Kadın Kurultayı sonrası pek çok eski İKD’li kadın feministleşecektir. Hem İKD’de hem de feminist mücadelede yer alan sevgili Saadet Özkal, “hep ‘kadın sorunu‘ diye kendimizi katmadan dışarıdan bakmışız meseleye; bu bakış açısından sıyrılmak gerçekten zor bir deneyimdi” diye anlatmıştır (Çakır 2005: 21).

1980 öncesinden hatırlanan en büyük kadın mitingi, pek çok sendika ve politik grubun bir arada düzenlediği 1978 tarihli ‘Evlat Acısına Son’ mitingidir. Bu yürüyüşe 200 bin kadın katılmıştır.[4] 1980 sonrası feminist hareketin ilk mitingi ise, eviçlerinde erkek dayağına karşı yapılan yürüyüştür. Katılımcı sayısı 2 bindir. Ancak, ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nü tarihsel olarak önemli yapan şey, katılımcıların sayısı veya 12 Eylül koşullarında yapılmış bir ilk gösteri olarak demokratikleşmeye yaptığı katkı değildir. Bu yürüyüşü anlamlı kılan, Türkiyeli kadınların bu gösteri ile üç ideolojik-politik eğilimden feministleşerek kopması, hepsine meydan okumasıdır. Dayağa Karşı yürüyüş, öncelikle, bu hareketin kadınlarının en yakınında olan sosyalist veya devrimci-demokrat politikadan ve ideolojiden bağımsızlaşması anlamını taşır. İkincisi olarak, yürüyüş içeriği bakımından cumhuriyetçi-eşitlikçi bakış açısından bir kopuştur. Üçüncü olarak ise, Türkiye’nin yerleşik örf-töre-din eksenli erkek-egemen ahlakına karşı bir meydan okumadır. Bu son saydığım bakış açısı ilk iki eğilim tarafından aşılmış gibi dursa da, her ikisinde de değişik düzeylerde içkindir. Bu kadim bakış açısı, kadınları korunacak kutsal, değerli, fedakâr anneler ve bacılar veya ahlaksızlar, asalaklar, fitneler, fahişeler olarak kodlayan derin patriarkal ideolojidir.

 

12 Eylül

Türkiye’de 70’li yılların ikinci yarısında faşist saldırılar o kadar azgınlaşmasaydı, kadınların değişik politik gruplar içinde hayatlarını değiştiren komünist-devrimci motivasyonları, erkek yoldaşları ile olan tartışmaları, çatışmaları, 1978’de yayınlanmaya başlayan Kadınca Dergisi okurlarının arayışları, örgütlü işçi ve emekçi kadınların istekleri, Payel Yayınevinin kitapları, muhtemelen ‘kadının adı yok’un daha erken yazılacak olması ve elbette dünyada süren cins mücadelesinin yarattığı etkiler ve kim bilir daha neler, belki de başka bir feminist tarihten bahsetmemize yol açabilecekti.

Ama 12 Eylül oldu. 12 Eylül devrimci-sosyalist hareketleri fiziksel olarak yenilgiye uğrattı. Pek çok kadın ve erkek tutsak düştü, kaçak yaşamak, sürgün olmak zorunda kaldı. Anti- faşist mücadeleye veya sosyalist devrime yönelik stratejiler yenilgiye uğradı. Kendini olağan iş, öğrencilik ve ev yaşamının dışına atarak politikleşmiş kadınlar ve erkekler zor bir günlük hayat ile baş başa kaldılar. Eve dönüşle birlikte baş başa kalınan aile, baba, koca, çocuk ve mesainin ortasında, yani, olağan hayat içinde nasıl yaşanacağı sorusuna bir cevap olarak feminizm, pek çok militan kadını sardı. Feministleşen kadınlar kendilerine, erkeklere ve ülkelerine yönelik sorularını ortaklaştırdılar. Tanık olduğum kadarıyla, İstanbul, Ankara, Adana, İzmir’de ve politik mülteci olarak yaşadıkları Londra, Paris, Stuttgart, Stockholm gibi şehirlerde ’toplumsal bir devrimin kadınlar için ne anlama gelmesi gerektiği‘ sorusunu sorup ‘kaderimizi erkeklere bırakmamalıyız, kendi hayatlarımızı beraberce değiştirmeden olmaz’ cevabını verdiler.

Bu heyecanlı karmaşık bir araya geliş, 12 Eylül olmasa olabilir miydi, diye sorulabilir. Aslında 12 Eylül öncesi olmasaydı, yani, 60’lı yıllarla birlikte yükselen devrimci mücadeleler olmasaydı, feminist mücadele de olmazdı diye düşünmek, bence doğrudur. Dünyada ve Türkiye’de düzeni sarsan sol hareketlerin toplumsal örgüde yarattıkları değişimler, evlerde açtıkları çatlaklar kadınların hayatını da etkilemiştir. Öte yandan, Türkiye devrimci hareketleri 12 Eylül’de yenilgiye uğramasaydı, farklı sol-politik örgütler içinde çalışan militanların, akademik âlemde farklı ekoller içinde ve rekabet halinde olan kadınların, ‘kadın dertlerini’ etlerinde kemiklerinde yaşayıp sorularına cevap arayan sıra dışı kadınların böyle içten pazarlıksız ve grup aidiyetlerinden kopmuş olarak bir araya gelmeleri de mümkün olamazdı. 1980 sonrasında devrimci liderlerinin içeride oluşu, sol-politikaya meraklı kadınların feministleşerek bağımsız bir devrimci gelişim göstermesinin önünü açmıştır. 12 Eylül’de hapishanelere baktığımızda, elbette, erkeklerin yanı sıra pek çok kadın tutsak görürüz. Ama tıpkı bugün olduğu gibi, o zaman da sol politikada karar verici konumunda olanlar erkeklerdi. Bunu söyleyerek hata yapıyorsam, biri beni düzeltsin.

 

Şirin Tekeli ve Simone De Beauvoir

Şirin Tekeli’nin Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat kitabı 1982 yılında basılmış ve pembe kapağı ile çok fazla eve girmiş ve okunmuştur. Bakış açısı nedeniyle bir ilktir. Kitap 1977 yılında yazılmış bir doçentlik tezidir. Birinci bölümünün başlığı, kadın sorununun teorik temelleridir. Alt başlık ise, sorunun karmaşıklığı ve teorik yaklaşımın gerekliliği üzerinedir. Bu bölümde Şirin Tekeli, “Hegel insan bilincinde kendinden başka her şeye karşı köklü bir düşmanlık olduğunu keşfeder” diye aktarır. Özne kendisini ancak bir başka bilince karşı çıkarak ortaya koyabilir. İnsan ilişkilerinde bunun tek istisnası, de Beauvoir’a göre, cinsler arası ilişkide görülür. Çünkü bu ilişkide taraflardan birisi kendisini tek ve özsel olarak kabul ettirir. Şirin Tekeli şöyle devam eder: “Simone de Beauvoir’in tüm yapıtında yanıtını aradığı sorun da, işte budur. Nasıl oluyor da erkek kendisini özsel olarak kabul ettirebilmiş, niçin kadınlar onların egemenliğine karşı çıkmamışlardır? Felsefi anlamda kadının boyun eğişinin nedenlerini Simone biyolojide, tarihte, ekonomide, mitolojide arar, cevabı yine felsefede bulur“. 1980 sonrası feminizmin yaptığı şey de, kadın cinsinin bu varoluşsal arayışının meşruiyetini dosta düşmana kabul ettirmektir. Böylece, Türkiye’de kadınlar başka bir politik arayışın yardımcısı olarak değil kendileri olarak, kendileri için, var olanı yıkmayı hedefleyen bir kadın politikasından bahsederler. Feminist arayışın dünyada biriktirdiklerine kulaklarını açarlar.

Bu çaba bir boşlukta cereyan etmez. Feministler erkeklere şu veya bu şekilde hayır demek için, kendilerini ifade etmek için, kadınların hayatına sızmak için çok emek sarf etmek durumundadır. Bu çabaya ne kadar kırıcı tepkiler alınabileceği, düşmanlara rağmen feministleşmeden anlaşılamaz. Dolayısıyla 80 kuşağının feministleri hayli dayanıklı bir meşrebe sahiptir bence. Feminizm, elbette, kendini ve kadınları sevmek, bu cinse herkesin sahip olabileceğinden başka türlü bakmak ve değer vermek demektir, ama feminizm kadınları sevme hareketi değil değiştirme hareketidir. Dolayısıyla, bu yıllar boyunca feminizmin temel mücadele alanı, kendini var etmek olmuştur, diyebiliriz.

 

Ahlaksızlar-Burjuvalar

Bu yıllarda, feminizme egemenlerce ‘ahlaksız’ sıfatı yakıştırılmıştır. Devletin Kemalist güçleri ise, kadın sorununu cumhuriyet öncesinde kalmış bir şey olarak gören, devleti ve modern aileyi koruma refleksleri ile bizleri küçümseme ve yok sayma yoluna gitmiştir. İşçi sınıfı adına konuştuklarını varsayan sosyalistler ve devrimciler ise, burjuva nitelemesini kullanarak harekete düşmanca davranmıştır.

Ne yazık ki, burjuva kavramı artık sol jargonda eskisi gibi yer almıyor. Ama feminizmi kendi iddiası bakımından değil, dolaylı etkileri bakımından ele almak bugün de rastlanılan bir tutumdur. Feminizmin sermaye karşıtı bir emek hareketi yaratmak veya ezilen sınıfların, işçi sınıfının iktidarını kurmak yolunda bir iddiası yoktur. Bu iddiayı taşımasının önünde tüm zamanlar boyunca duracak olan engel, bence, iktidarı ele geçirmeye yönelik bir politika teorisinin bir cinsin hareketine sığmayacak olmasıdır. Feminizmin eleştirilmesi gereken yönü, kadınlar açısından kadınlar için yaptıkları ve yapamadıkları çerçevesinde ele alınmalıdır. Yani, bizlerin sınıf mücadelesi veya başka bir mücadele alanında değil, cins mücadelesi alanında boyumuzun ölçülmesi, tartıya çıkarılması gerekir. Feministler 1980’lerde pek çok siyasal akıma kafa tutmuş ve onları etkilemiştir ama kendilerini sol bir koalisyonun bir parçası olarak konumlandırmamıştır. Hiçbir zaman ‘sosyalist bir parti şöyle olmalı, devrimci bir yeniden toparlanma böyle olmalı’ diye akıl vermemiş, ‘hapishanelerdeki direnişler nasıl olmalı’ diye iddiacı olmamış ama Siyah Eylemi ile bu konuda tavır göstermekten de çekinmemiştir.[5]

Tarihi maddeciliğin büyük ölçüde gözden düştüğü 1990’lar sonrasında ise, feministler iki ayrı ekol içinde, sosyalist feministler ve radikaller olarak, kadınların sömürülmesinin ekonomi politiği üzerine Kadın Çevresi’nde başlayan tartışmalarını sürdürmüşler ve bugün üzerinde ortaklaşılan başlığı ‘maddeci feminizm’ olan bir çizginin harcını atmışlardır.[6]

 

Başkaları ve Feministler

1980 sonrası birçok önemli politik tartışma, İnsan Hakları Derneğinin (İHD) kuruluş sürecinde yaşanmıştır. Dönemin ağır baskı ortamında, 12 Eylül uygulamalarına karşı çıkan pek çok kişinin buluştuğu bir organizasyon olan İHD’nin 1988 yılında düzenlediği Kadın Kurultayı, feminist hareketi bekleyen kritik yol sorunlarının ortaya çıktığı büyük bir toplantı olacaktır.

Feministleşen kadınların bir kısmı Kurultay organizasyonunda yer alır; Saadet Özkal’ın anlatımından izleyebileceğimiz gibi, pek çok sosyalist kadın bu kurultayda ilk defa feminist sözle karşılaşıp onlardan etkilenir; benim de içinde yer aldığım bir grup organizasyona katılmaz ama tebliğ verir. Bu feministler ve salondan bazı kadınlar, Kürt bir kadın konuşmacının Kürtçe sözlerine kürsüden yapılan baskıyı protesto ederek salonu terk edecektir.

Kadın Çevresi kurucularından Stella Ovadia bu kurultaya feministlerin katımlının her türünü eleştirirken şunları söylemiştir:[7]

Feminizm yalnızca kadınların sömürüldüğünü ve ezildiklerini söylemek midir? Yoksa bu durumu değiştirmek için gerekenleri yapmaya yönelmek midir, aynı zamanda? Yeniliğimizin, geleneksizliğimizin olduğu kadar, yeterli bağımsızlaşmamamızın da sonuçları bunlar. Bana kalırsa, biz feministler, bağımsız politika üretme trenini kaçırmak üzereyiz. Bundan sonra, şimdiye kadar söylediğimiz sözün politik arenaya, başka muhalif grupların politik denetiminde ve şu ya da bu oranda sulandırılarak girmesini başarı olarak değerlendirmekle yetinmek durumunda kalabiliriz.

Stella haklıdır. Feministler, kendi bağımsız varlıklarıyla toplumda etkili oldukları oranda başka muhalif hareketlerin ilgisini çekmiştir. Burada yaşanan paradoksal durum şudur: Feminist düşünce gerçek kadın dertlerini, sorunlarını ve hak arayışlarını herkesten farklı şekillerde ele aldığı ölçüde etkili olmuştur. Politikacıların feminizme gösterdikleri dosthane veya düşmanca ilgi ise, tek derdi kadınlar olmayan politik tasarımları ile ilgilidir. Bu ilginin dostlarımız tarafından hareketten insan devşirme gibi sonuçları olacaktır. Bu sonuçları en önemsiz olan yararcılıktır. Feminist düşünce esas önceliğini yitirmediği müddetçe kadınların feminist hareket dışında politik aidiyetlerinin olmasına bir engel yoktur. Meğerki bu aidiyet, kadınların erkeklerle ve erkek egemen düzenle olan çelişkilerinin üstünü örtmesin ya da anti-feminist bir karakter taşımasın.

 

Bağımsızlığın Gücü ve Güçsüzlüğü

Peki, feministlerin yarattıkları rüzgâr ne ile açıklanabilir? Bu 1980’ler periyodunun kendine özgü orijinal bir karakteri var mıdır? Bence bu dönem feminizminin özelliği, bir araya gelen kadınların çeşitlenmiş nitelikleridir. Ama daha da önemli olan, aralarındaki yoğun tartışmalar, konuşmalar ve iç dökmelerden başka herhangi bir dış etkiye kapalı olmalarıdır. Bu, doğumunu tek başına yapmaktır. O yıllarda bizlerce yapılanlar ve söylenenler yaratıcı, ilginç, çılgınca, cesur gibi sıfatlarla nitelense de, esas olarak yerilmiş ve hafife alınmıştır. Oysa 1985-1990 arasında feministlerce ele alınan ‘hafif’ bir konu yok gibidir. Bakın: Uluslararası Ayrımcılığa Karşı Sözleşmenin uygulanması için kitlesel imza toplanması; “kadının sırtını sopasız, karnını sıpasız bırakmamak gerekir” diyen bir hâkime karşı dava açmak; kadınların ev içinde yediği dayağı, gördüğü şiddeti ortaya dökmek için miting; fuhuşla geçinen kadınlara tecavüz edildiğinde indirim öngören 438. Yasaya karşı miting; ‘Geceleri de Sokakları da İstiyoruz’ kampanyası kapsamında mor iğne satışı; Müslüman Türk aile yapısını güçlendirmeye yönelik devlet politikalarını protesto eden 30 kadının topluca boşanma eylemi; hapishanelerde ölümlere yol açan uygulamalara karşı Siyah Eylemi –ki bu eylem feminist kadınların içeri girerek yargılanmasına yol açmış, Türkiye hapishaneleri ilk kez feminist komün görmüştür.

Feministler, her zaman, ele aldıkları temalarla hem kadınların varoluş sorunlarını hem de can alıcı dertlerini günışığına çıkarmıştır. Dertlerinin sebebi olarak da, tek tek şiddet düşkünü, sapık, köylü, cahil, mürteci, zengin erkekleri değil bütünü ile organize bir erkek-egemen sistemini göstermişlerdir. Kadınların kendileri için başka kadınlarla birlikte evlerin içinin ve dışının siyasetini yapmayı kendine özgü yöntemlerle denemiş olması, ‘özel olan politiktir’ tezini savunmadaki ısrarları pek çok sonuç doğurmuştur. Bunlardan birisi, kadından sorumlu bir Bakanlığın kurulmasıdır. 1990 yılında feministlerin Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Mor Çatı gibi iki büyük kurumu olacaktır. 1990’larda hiçbir parti, kurum, sendika yoktur ki kadınlarla ilgili atak yapmasın. Feminizm politik-akademik dile cinsiyetçilik, erkek egemenliği, ev içi şiddet, ev emeği, patriyarka, kadın bakış açısı, kadınlık gibi kavramları yerleştirir. Bugünden bakınca, hemen herkesin hafızasına koruyucu ve çağırıcı bir sembol olarak Mor Çatı’yı, mücadeleci bir sembol olarak da Mor İğneyi bıraktığı görülür…

Feminist hareketin bu evresinin ruhu ve çerçevesi, “Biz kadınlar eziliyor sömürülüyoruz” diye başlayan Kadın Kurtuluşu Bildirgesi ile kayıt altına alınmıştır. Bu aşamadan sonra kadın hareketinin tarihinin erkek-egemen manipülasyonlarla ve ona rağmen geniş bir alanda değişik bir çeşitlilik gösteren feminist çalışmalar ile örüldüğü görülebilir.

 

Doksanlı Yıllar…

1990 yılı ilginç bir yıldır. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Necla Arat, Türkan Saylan, Aysel Çelikel tarafından bu yıl kurulur. Bu, Türkiye’de bir ilktir. 1993-94’de kadın araştırmaları yüksek lisans anabilim dalı kurulacaktır. O yıl Bahriye Üçok öldürülür. O yıl ANAP kabinesi Bakanı Cemil Çiçek “flört fuhuştur” der ve onu düdük çalarak protesto eden feminist kadınlar dövülür. 1990 yılında artık Kürtlerin mücadelesi, isyanı gözle görülür hale gelmiştir; TC bu dönem kirli savaşın dozunu arttırır. Kayıplar ve faili meçhuller muhaliflerin gündemindedir. PKK, militan kadrolarının neredeyse üçte biri kadın olan bir hareket olarak, bölgede çatışan ve büyüyen bir halk hareketi olmaya evirilmiştir. 1990 yılına geldiğinde hapishaneler büyük ölçüde boşalmış, birçok büyük devrimci hareketin tutsak eski liderleri özgürlüklerine kavuşmaya başlamıştır. 1990 yılında Turgut Özal Cumhurbaşkanıdır.

1992’ye gelindiğinde Sovyetler Birliği çöker ve bu sürecin devamında PKK, patron-ağa düzeni altında ezilen Kürtlerin değil tüm Kürtlerin partisi olmak yönündeki değişimini programatik olarak ilan eder. Kürt hareketi içinde kadınların mücadelesi, ekolojik-feminizm açılımı ve sonuçları, Kürtçü bir İslamizmin ideolojik etkileri (bkz. Koç 2012), kadınların devletin baskılarına karşı geliştirdikleri kendine özgü direnme biçimleri, cinsiyetçiliğin kadim Kürt medeniyeti yaklaşımı içinde yeniden örülmesi, kendine özgü aşamaları ile ayrıca incelenmesi gereken özelliklere sahiptir (bkz. Çağlayan 2007). Ama hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek, bölge kadınlarının Kürt erkek egemenlerine karşı kazanımlarının kendi eseri olduğudur. Bu kazanımların evlerin içine ne kadar girdiği ise, ayrı bir değerlendirme konusu olabilir.

1990’ların ikinci yarısından itibaren yenidünya düzeni içinde yer alacağı zincire iyice yerleştirilen Türkiye’de özelleştirmeler ve sosyal hakların budanması hızlanır. Her şey özelleşmektedir. Bu süreç kadınlar açısından ev içinde parça iş yapmak gibi yeni sömürü ve çalışma alanları açmıştır. Günümüzde pek çok kadının yeşil kart elde etmeyi çalışmaktan daha ekonomik bulması ile sonuçlanan süreç, bu yıllarda başlar. Kadınların çalışma hayatından beklentileri azalır, evlilikten beklentileri artar.

Feminizmin bu evresinde hükümetler kadın hareketini bir sivil toplum hareketi olarak muhatap görmeye başlayacaktır. Ankara’da Kader’in (Kadın Adayları Destekleme Derneği) kuruluşu, kadınların siyasete katılımı ve güçlenme stratejileri açısından önemli bir sivil toplum atağı olarak karşılanacak, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimiz çerçevesinde Kürt ve Türk kadınlarının pek çok sivil toplum örgütü faaliyeti içinde kurumsal çalışmalar yaptığı bir dönem başlayacaktır. 1995-2006 yılları arasında yayın yapan aylık dergi Pazartesi ise kadın bakış açısı ile habercilik ve popüler kültüre anti-cinsiyetçi müdahale açısından önemli bir rol oynayacaktır. Feminist kadınların 90’ların ikinci yarısından itibaren var oldukları pek çok alanda yaptıklarının ve yapamadıklarının ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmayı başka bir yazının konusu olarak görüyorum.

 

Liberal Solun Feminizme Biçtiği Rol

1990’ların ikinci yarısından itibaren post-modern, sol-liberal düşünce muhalif siyaseti etkisi altına alır. İşin feministleri ilgilendiren yönü, bu yaklaşımın feministleri yeni bir toplumsal hareket olarak nitelemesi ve doğal müttefik olarak görmesidir. Aslında bu eski bir görüştür ama bizim gözümüze ancak batar. 1984’de yayınlanan Feminizm, Sosyalizm ve Eylemde Birlik kitabına yazdığı önsözde[8] Murat Belge, “Solun klasik komünist partilerden klasik sosyal demokrat partilere kadar belirgin bir tıkanıklığa girdiği bu dönemde, ortodoks formüller dışında tasarlanmış yeni alternatifleri tanımanın, gözden geçirmenin yararı olacağına inanıyoruz” diye yazar. Bu önsözde, feministlerin kendileri oldukları için değil, kadınların hayatını değiştirme güçlerine sahip oldukları için değil, solun tıkanıklığını gidermek açısından ele alındığı o kadar açıktır ki… Sonra devam eder:

Bu kitabın üç yazarı eskiden beri bilinen türden sol-sosyalist örgütlenmeler içinde bulunmuş ve deney edinmiş kişiler. Bu örgütlenmelerde yaşadıkları hayal kırıklıkları onları ağırlıkla feminist pozisyonlara itmiş. Önerdikleri oldukça gevşek sayılacak bir “platform” politikası. Sendikal hareket, ırkçılığa karşı hareket, kadın hareketi, silahlanmaya karşı hareket, bu akımlar içinde bulunan insanların birbirlerini iş üzerinde tanıması vb., kısacası, öncelikle iktidar olmayı amaçlamayan bir muhalefet potansiyelinin demokratik güç birliği temelinde yeniden düzenlenmesi, İngiltere’nin bir hayli köklü sivil toplum yapısında kendilerine sağlam temeller bulabilmektedir. İşte bu bakımdan Türkiye ile bir kıyaslama çok geçerli görünmüyor. Çünkü Türkiye’de böyle sivil toplum yapısı yok. Ama başka bir düzeyde bu kitapta önerilen mozaik örgütlenmesinin Türkiye için düşünülmesi gerekir, sanıyorum.

Bu önsözü yakınlarda yeniden okuduğumda, feminist mücadelenin solun tıkanıklıklarını açacak bir ’lavabo pompası‘ gibi görülmesini çok incitici buldum. Daha önemlisi, bu yeni post-sol düşünceye karşı, siz istediğiniz kadar ‘biz bir mozaik örgüsünün parçası olan yeni bir toplumsal hareket değiliz, geçen yüzyılın birinci dalga feminizminin eleştirel devamıyız’ deyin; istediğiniz kadar ‘biz postmodernizmin felsefi olarak büyük anlatıya karşı küçük yerel ölçekli siyaseti öneren anlayışının savunucusu değiliz’ diye yazın; istediğiniz kadar ‘feminizm küçük gruplara dayanır çünkü kadınların ezilmişliği doğumdan başlayan öznel yaşanmışlıkların çözülmesini gerektirir ama bu feminizmi kaçınılmaz olarak post-modernist yapmaz’ deyin, boşunadır. “Dost ilahlar karar vermiştir.”

Bu yaklaşım feminizmi sola karşı bir tepki hareketi olarak görürken bir doğruya değinir. Ama feminizmi feminizm yapan şey, solu anti-demokratik bulup eleştirmek değildir. Feminizmin işi, erkeklerin kadınların emeği üzerinden kurdukları dünya ile erkeklerle uğraşmaktır ve bunu demokratça yapacaklar diye bir koşulu yoktur. Maalesef, bu yeni şablon 2010 yılına kadar etkisini artarak sürdürür ve 2000’lerin feminizmine ruhunu verir. Bu şablon neredeyse muhalif olma görevini sivil toplumu oluşturmak olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, İslamcı güçler resmi ideolojiden kopmayı önerdikleri oranda sivil toplumun bir parçası olarak meşru görülüp neden selamlanmasındır ki? Bu meşrulaştırma kampanyasına katılan Büşra Ersanlı’nın Barış Köprüleri: Dünyaya Açılan Türk Okulları adlı kitabın katılımcılarından olması acıdır.[9] Kitabın editörleri İlber Ortaylı, Eser Karakaş ve Toktamış Ateş’tir. Ersanlı, Gülen cemaatinin Rusya‘daki okullarını gezmiş, beğenmiş ve “Gördüğüm okulların, artıları ve eksileri bir arada. Artıların yükselme olasılığı daha yüksek görünüyor. Çünkü çoğul katılımlı ve çoğul kültürlü eğitim yapıları bunlar” diye yazmıştır. Bu tip yorumlar, bu okulların önderi olan Fethullah Gülen’in görüşleri hakkında tek cümle içermez. Ama okulların sivil yanına ve çoğulculuğuna vurgu yapılır.

 

Kadın Hareketi ve İslamizm 

1990’larda feminizmin yayılan etkisi, İslam içindeki erkek egemenliğini eleştiren kadınlar yaratmıştır. Bunların en cesurlarından biri olan Konca Kuriş, 1998 yılında Mersin’de evinin önünden kaçırılır. İşkenceler içinde öldürülen bedeni, 2000 yılında Hizbullah operasyonunda ele geçirilecektir. O yıl Konca’nın katilleri bulunsun diye afiş asmamıza İstanbul Emniyeti tarafından izin verilmediğini hatırlıyorum.

Kadın hareketinin içinde derin ayrılıklar, 1990’ların ikinci yarısından itibaren kadınların örtünmesi ve İslamizm konularında yaşanır. İslamcılığa doğrudan karşı çıkmayı savunan çok az feminist vardır. İslamcılığa karşı bir mücadele önerisini Kemalist-laiklik yaklaşımından ibaret gören ve örtünmede bazı kadınlar için bir özgürleşme imkanı bulan feministlerle diğer kadınlar arasındaki ayrımın kritik olumsuz sonuçları olur. Bu süreçte Kürt şehirlerinde ve batıda, İslamcı cemaatler devletin piyasaya terk ettiği, mesela eğitim gibi alanları doldururlar ve kendi kadın tiplerini denetim altına alırlar. Diğer bir kritik sonuç ise, laikliği savunan bir reflekse sahip özgürlükçü kadınların Kürt–hareketi düşmanı Kemalist örgütlenmelere mahkûm olmasıdır. Türkiye’deki laik yapının toplumsal eleştirisini yapan sol-liberal politik parti ve organizasyonların derdi, hiçbir zaman kadınlar olmaz. Onlar çoğulculuk ve resmi ideolojiden kopuş ve Türkiye’ye demokrasinin yerleşmesi ile ilgilidirler. Bunlar kadınları dolaylı olarak etkiler, oysa İslamist-yeni muhafazakâr-dinci ideolojilerin kadınlarla ilgili önerileri, kadının doğumundan ölümüne tüm yaşam anları için geçerlidir; meşruiyetlerini Allah’ın emirlerinden alırlar, tutarlı, bütünsel ve erkek egemendirler.

İslamcılığa ilişkin olarak kadın bakış açısında yaşanan tıkanıklığın, bence, bir teorik geçmişi var. Bu açıdan örnek bir çalışma olarak, Yeşim Arat’ın (1990) Feminizm ve İslam: Kadın ve Aile Dergisinin Düşündürdükleri yazısını ele almak istiyorum. Bu makalede yazar tarafından “kadınların olanaklarının genişletilmesini esas alan bir feminist çerçeve” tercih edilir. Kadın ve Aile dergisi Turgut Özal’ın da bağlı olduğu Nakşibendi tarikatının çizgisindedir. Başyazarı Esad Coşan’dır. Makalede bu isim verilmez ve tutucu sıfatı kullanılır. Yazıda, kadınların ayrı kimliklerinin tanınmasının ve erkeklerinkinden ayrı bir güç kaynağı olarak algılanmasının feminist bilinci genişlettiği düşüncesine önem verildiği vurgulanır. Feministlerin var olan düzeni devam ettirmek isteyen tutucu gruplardan kendilerini ayırmaları, fakat bazı kıstaslarla onları olumlu değerlendirebilecekleri de belirtilir. Seçilen kıstas “öne sürülen tezler olanakları genişletiyor mu, bağımsızlığı arttırıyor mu?” sorusudur. Arat’ın çalışmasında ele aldığı bir örnek, “modern bir hayat” yaşıyorken ”Allah’ın yoluna” giren ve örtünen üniversite mezunu bir kadındır. Arat, ailesine rağmen örtünen bu genç kadının Kadın ve Aile dergisinin yayın faaliyetiyle özgürleşme imkânı bulabileceği sonucunu çıkarır. Derginin, nihayetinde, “bütün tutuculuğuna rağmen, kadınlara alternatif bir yaşam seçme olanakları açmasa da araladığını” iddia eder (Arat 1990: 98).

Bu, 1990’lardan itibaren muhalif-özgürlükçü-feminist kadınları yükselen İslamcılık karşısında sessiz bırakan değerlendirmelerin bir örneğidir. Başörtüsünün kadınları özgürleştirdiği tezi, 1990’larda çok rağbet bulur. Bu tezin ana destekçisi ise, kadınların farklılıklarına kör olmayan bir feminizm ihtiyacı ile ilgili post-modern yaklaşımdır.

 

Post-feminizm ve Kadınlar

Feminizmin Türkiye’de modernizmi eleştirmek için post-modernizme ihtiyacı olmadığını söylemek, bana doğru geliyor. Çünkü 1980 sonrası yükselen feminizm ırk, cinsel eğilim ve sınıf konularındaki farklılıkları inkâr eden bir dile sahip olmamış, Kürt kimliğini inkâr eden bir çizgiye hiç savrulmamış, Kürt isyanını çok erken bir tarihte kadın-kadına dayanışarak tanımıştır. Buna rağmen, “…ikinci dalgaya egemen olan beyaz, orta sınıf, heteroseksüel kadınların tecrübelerinden kaynaklanan yanlış çıkarsamalar yapıldığı eleştirisine” muhatap olmuştur. Fraser’dan (1993) alıntıladığım bu kalıp cümle, bir grup Amerikalı feministin kendi ülkelerinde, kendi mücadele deneyimleri içinde geliştirdikleri eleştirilerin ürünüdür. Bu eleştirinin Kürtleri Türkiye’nin siyahları olarak tasnif eden post-modern uyarlaması, bence, bir tahlil hatasına yol açmıştır.

Türkiye’de Kürt hareketinden kadınlar feministlerle birlikte mücadele edip sonra da ‘siz bizim farklılıklarımızı görmezden geliyorsunuz’ dememiştir. İkinci dalga Türkiye feminizmi, her zaman, farklı feminizmlerin bir aradalığını savunmuştur. Yükselişini böyle yaşamıştır. Ama postmodern feminist teoriye bu yetmez: feminizmle postmodernizm arasında kurulacak dostluğun koşullarını tanımladığı makalesinde Fraser (1993: 295), “post-modern feminist teori, tarihin öznesi düşüncesinden vazgeçecektir. Postmodern feminist teori üniter kadın ve dişil cinsiyet kimliği nosyonlarının yerine çoğul ve karmaşık olarak inşa edilmiş toplumsal kimlik anlayışlarına başvuracak, toplumsal cinsiyet kimliğine yalnızca öbür kimliklerden biri gibi yaklaşacaktır” diye yazar,

Feminizmin öznesini tüm kadınlar olarak mı, yoksa farklı feminizmlerin öznesini oluşturan farklı kadınlar olarak mı tanımlamak gerektiği sorunu, feminizm içinde politik sonuçları kritik olan önemli bir tartışma başlığıdır.

Aksu Bora (2009: 820) yaptığı bir değerlendirmede şöyle yazar:

1989 yılında yazılan ve ‘Biz kadınlar eziliyor ve sömürülüyoruz. Bedenimize emeğimize ve kimliğimize el konuluyor’ diye başlayan feminist bildirge, feminizmin öznesinin devlet değil kadınlar, varoluş kipinin bir toplum mühendisliği projesi değil, politik mücadele olduğunu açıklıkla ortaya koyuyordu.[10]

Ancak böyle başlanan yola, kadınları ezilmişlikte ortak olan bir toplumsal kategori ve bu nitelikleri ile de dolaysızca politik özne olarak tanımlayıp devam etmek önceleri bağımsız bir hareket olarak yaygınlaşmayı kolaylaştırsa da, daha sonra hareketi sınırlandıran bir etki yaptı. Bütün kadınların ezildiğini söylemek, kolayca ‘kadın sorunu’ paradigmasına geri düşme riskini içeriyordu çünkü. Kadın sorunu paradigmasının en büyük sorunu budur: sorunu tanımlarken belli bir kadınlık tanımını referans alır ve kadınları bu tanıma sıkıştırarak kurtarmayı hedefler. Nitekim feminist hareketin yüzleşmek zorunda kaldığı farklılık problemi, böyle bir değerler dizisi içinde çözülemedi. Bazı kadınlar, referans tanıma sıkışmayı imkânsız buldular çünkü.”

Doğru.1990’lardan sonra feminist hareket farklılık problemi ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Peki, burada sorunun kökeni, feminizmin tek bir ezilen cins tanımında mı aranmalı? Yoksa değişik hareketler içinde, değişik aidiyetleri etrafında örgütlenen, politikleşen kadınların kendilerini inanç ve etnik kimlikleri ile tanımlamaya öncelik vermelerinin yarattığı sonuçlar mı söz konusu oldu? 1980’lerde feministlere “Ama kadınların hepsi ezilmiyor ki? Onların bazısı burjuva” diyerek itiraz ediliyordu. Yani, ‘kadınlar farklıdır, nasıl aynı tutarsınız?’ sorusu, sınıfsal ayrımlar açısından dile getiriliyordu çünkü o yıllarda fakirlerin zenginlere, dünyanın fakirlerinin dünyanın zenginlerine karşı mücadelesi güçlüydü, çünkü o yıllarda üretim araçlarını ele geçirmek ve sermaye güçlerini yenmek, emperyalist güçleri def etmek ideali egemendi Bizler onlara ‘siz haklısınız’ demiyorduk. ‘Sizin mücadeleniz farklı, biz onun içinde de yer alabiliriz ama feminizm, öznesi tüm kadınlar olan ayrı bir mücadeledir’, diyorduk. Feminizm bence böyle diyebildiğimiz için var oldu.

“Bazı kadınlar referans tanıma sıkışmayı imkânsız buldular“saptamasından yola çıkarak neyi açıklayabiliriz, düşünmemiz gerekir. Kadın sorunu paradigmasından çıkışı sağlayan kadınların kurtuluşundan bahis etmek değil midir? Kadınları erkeklerle çıkar çatışması içinde olan cins olarak, politik bir özne kabul etmekten neden vazgeçelim? Bu neye yarayacaktır? Mesela, bazı kadınların Alevi kimliklerini taşımadaki zorluklarını anlamanın sonucu, Alevi erkeklerin patriarkal özelliklerini arka plana atmamıza mı yol açmalıdır? Ya da bazı kadınların Ermeni olarak yaralı ve ezilmiş olmalarını görmemiz, onların da erkekleri tarafından sömürüldüklerine ve Ermeni dinsel taassubu ile ezilebildiklerine kör kalmamızı mı gerektirir? Bazı kadınlar İslamcı inançları gereği örtünmeyi öncelikli mücadele alanı olarak görüyorlarsa, feminizm onların bu isteğini farklılıklara saygı gereği desteklemek zorunda mıdır? Böylece mi güçlenilmelidir? Böyle güçlenilebilir mi? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, postmodernist bir feminizme vereceğimiz cevaplara da dönüşebilir.

 

İthal Paradigmalar, Üretilmiş Anti-Kemalizm

1996’da yaşanan ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) tecrübesi, Türkiye’nin klasik sol-devrimci birikiminin tasfiyesi ile sonuçlanır. 1990’ların ikinci yarısında Kemalizm, eşitlik vaatlerini yerine getirememesi nedeniyle kendisine yöneltilen sınıfsal, halkçı veya cinsiyet bakış açılarına dayalı geçmiş eleştirilerin tarihinden kopuk yeni bir eleştiri nesnesi haline gelir. Bu yaratılmış bir anti-kemalizmdir, adeta totemdir. Sembolik değeri yüksek bir üst başlık olarak anti-devletçilik, anti-modernizm, anti-planlamacılık, anti-merkeziyetçilik, anti-büyük anlatı vb. anlamında kullanılabilir. Bu anti-komünizm, anti-ilerlemecilik, anti-totalitarizm, anti-pozitivizm paketi yeni sol’un doğal müttefik olarak gördüğü feminist düşünce ve siyaseti hegemonyası altına almasını kolaylaştırmıştır. Devrimci ve Türkiyeli bir feminizmi etkili kılacak şey, kadınları ikinci cins gören her yaklaşıma karşısına sade ve dolaysız bir şekilde karşı çıkılması olmalıdır. Ben, feministler olarak bunu İslamcılık karşısında, özellikle AKP iktidarının başlangıcında, daha önemlisi, kritik 2007 dönüşümünde yapamadık, diye düşünüyorum.

2007, malum, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı ile sonuçlanır. 2006’da feminist dergi Amargi ilk sayısını çıkarır. Kapaktaki slogan “Başörtüsü Kimin Sorunu”dur. Dergi, neredeyse, başörtülü olarak okumakta zorlanan kadınlarla empati kurmaya adanmıştır. Bu sayıdaki yazısında Zeynep Direk (2006: 16-17) şunları söyler:

“Şeriat gelirse bütün kadınların başları zorla örtülecek ve bu kadınlar o zaman bizim açık başımızı örtmek için görev alacaklar” şeklinde bir ön kabulle hareket etmek, empatiyi en baştan engelliyor… Gelecek bir tehdide karşı önlem almak adına onları profanın alanından dışlamak, Amerikan İngilizcesinin güncel politik bir terimini kullanarak söylersek bir “pre-emptive strike” (önce sen vur) değilse nedir? Dinler hakkındaki kültürel önyargıların ve öngörülerin insan hakları savunusunu kuran argümantasyonun öncüllerini oluşturmasına veya belirlemesine karşı eleştirel aklın sesini yükseltmesi gerekmez mi?

Bugünden bakarak, ne acı ki, Direk haksız çıktı diyebiliriz. Feministlerin, biz kadınlara zarar verecek bir donanıma sahip olduklarını inkar etmeyen iktidardaki güçlere karşı önceden önlem almasında hiç sakınca yoktu, böyle bağımsız bir çizgi, başörtülü ama feminist düşüncelere sahip olan kadınlarla dayanışmamıza engel olmazdı.

2000’li yıllarda feminist çalışmalar, konferanslar, makaleler artmıştır; çok önemli yasalar kadın hareketinin görüşleri alınarak ve onun baskısı altında yapılmaktadır. Kadın hareketinin bir kesimi kendini, böylece, Türkiye politikasına dâhil olmuş, fikir ve ağırlığı olan bir güç olarak görmeye başlar. Bunu sağlayan. Avrupa Birliği’nin biriktirdiği kadın gücüdür. Bu yöndeki çalışmalara yoğunlaşmak, kadın hareketinin deşifre edici olması gereken platformlara bazen müzakereci olarak katılması sonucunu doğurur.; Kadın hareketi ister istemez çağrıldığı her yere yetişmeye, fikir belirtmeye çalışır, ta ki böyle bir toplantıda Tayyip Erdoğan kadın-erkek eşitliği fikrine karşı olduğunu açıkça söyleyene kadar. AKP iktidarının başlangıç yıllarında kadın hareketinin bir kesimi anti-cinsiyetçi yasal değişiklere çok emek ve güç harcar. Öte yandan bu tür çalışmaların dışında yer alan feministler, bu dönemde dindarlıkla yeni–dinciliği birbirinden ayıracak ideolojik çıkışlar yapmak konusunda pasif kalırlar. Bu süreçte, yukarıda belirttiğim, “aman Kemalizme yakın olmayalım, yakın görünmeyelim de, ne olur ne olmaz” psikolojisi kadar, postmodernizmin herkese bildiklerini unutturmayı kolaylaştıran felsefi-teorik etkisi de söz konusudur.

Feminizm ve Postmodernizm: Huzursuz Bir İttifak başlıklı yazısının girişinde Seyla Benhabip (2008) şöyle yazmış:

Yeni sol hareketinde yer alan ve 20. yüzyılın çeşitli Marksist (kuramlarından?) sonra feminizmde karar kılan kuramcılar, on yıl önce şu soruyla karşı karşıyaydılar: Marksizmle feminizm uzlaştırılabilir mi, yoksa bu ikisi arasındaki ittifak ‘mutsuz bir evlilikle’ sonuçlanmaya mı mahkûm? Bugün feministler dünya ölçeğinde geri çekilen Marksist kuramla mutsuz beraberliklerini artık kurtarmaya çalışmıyorlar. Başka bir birlikteliğin -bakış açınıza göre uygunsuz birliktelik de diyebilirsiniz- daha çekici olduğu ortaya çıktı.

Siz ne dersiniz bilemem ama bu giriş cümlesi ile çekiciliği kutlanan şey, bana görücü usulü ve akademik bir evlendirme planı gibi geldi. Feminizmin kapısına gelen en berbat görücü ise, postmodernizm oldu, diye düşünüyorum. İnşallah kavram arkadaşı olan modernizmle beraber ülkemizden ve gezegenimizden terk-i diyar eder ve çok sevdikleri tarih dışına havale olurlar.

 

Yeni Yüzyıl

Bu yazı geniş bir analiz alanında atılmış küçük bir kişisel tur olarak algılanmalı. Ama eli otuz yıldan açıp yüzyıla değinmemek olmaz. Bana, dünyada geçen yüzyılda hayatı en fazla değişenler kimler olmuştur, diye sorulsa, kadınlar derdim. Bu Türkiye için de geçerli. 20. yüzyılda kadınları daha özgür ve güçlü kılan her hak elde edişin arkasında 19. yüzyılın burjuva ihtilalinin, işçi komünlerinin, kadın isyanlarının yattığı aşikâr. Bu devrimci kadın kazanımları yeni bir erkek-egemen düzen içinde stabilize edildi, iki oda bir salon evlere veya bu evlerin güzel perdeleri örtük hayaline hapsedildi. Ama kadınlar Wollstonecraft’ın zamanında verilmeyen eşit-parasız eğitim ve bağımsız gelir elde etme fırsatını kapmışlardı bir kere. Kadınlar yirminci yüzyılda iyi evlilik masalının arkasında gizlenen boyun eğdirmeyi, sıcak yuva masalının arkasında yatan şiddeti, “kadınlar fıtraten korunmaya muhtaçtır,” onları bizler koruruz diyen kutsal sözlerin arkasındaki faydacılığı, iş hayatında eşit olduklarını iddia eden kapitalizmin yanardönerliğini fark ettiler. Dünyada adalet ve paylaşım isteyen erkeklerin yeri gelince ev işlerini paylaşmaya bile razı gelmediklerini gördüler. Aşkı aradılar, aşkı reddettiler. Bir kadın ve bir erkek böyle yaşar, böyle sevişir, böyle giyinir, böyle ebeveyn olur, diyen heteroseksüel ahlakın onları derin bir kapana sokup ufalttığını analiz ettiler. Kendi hallerinin hikâyesini yazdılar, müziğini yaptılar, köklü bir değişiklik yaratmak için her şeye başka bir yerden bakmayı denediler. Var olanı, geleneksel olanı kırıp parçalamayı ödev bildiler. Gördüklerini açık ettiler, değiştirmeye çalıştılar.

 

Sonra sonra, sanki kadınlar artık canları ne isterse yapabiliyorlar gibi bir sanrı oluştu. Evet, kadınların bilinci bir daha geri dönmemecesine değişiyordu ama kadınların eskiden yapmalarına izin verilmeyen şeyleri yapmaya kalkışmasına toplumun, devletin ve erkeklerin kestiği ahlaki, hukuki ve can alıcı cezalar değişmedi.

Bugün tekelci-kapitalist sistem geniş bir kadın nüfusunu evde ücretsiz köle, dışarıda çok düşük ücret alan işçi-köle olarak çalıştırma hedefini başarı ile uyguluyor. İşçi-köle çünkü hiçbir güvencesi yok. Öyle ki, klasik pederşahi sistemin erkeğin mutlak reisliğine dayalı aile yapısı bugün birçok kadın için tek güvenilir ekonomik seçenek durumunda. O yüzden kadınların ezilmeye ve sömürülmeye neredeyse rıza gösterdikleri bir karanlık patriarkal dönemden geçiyoruz. Ev içleri, cemaat içleri, aşiret içleri devletin ve piyasanın cehennem ortamından evla görünüyor. 4+4+4 sistemiyle sınıfsal ve cinsel ayrımcılık dozu yükseltilen paralı eğitim ve sosyal güvenlik yasası aracılığıyla kadınların bugünü ve geleceği çalınmış halde. Öte yandan savaş koşullarında büyüyen geniş genç erkek nüfusumuzun umutsuzluğu beraberinde organik bir faşistleşmeyi getiriyor. Bu yoksul Türkçü, İslamcı genç erkekler özgürlükçü bir hayat sürmeye çalışan kadınlara karşı şiddetli bir kin besliyorlar. Öte yandan mafyalaşan bir yapı ve git gide muhafazakârlaşan ve aynı oranda pespayeleşen bir medyamız var. Bunlar da, başka bir açıdan kadınları eşya olarak gören zihniyete can veriyor. Her an gözetlendiğimiz, hukuk dışı bir düzende yaşıyor olmamız da cabası. Bu durumların her kimlikten, inançtan ve etnisiteden kadını etkilediğini söylemeye gerek yok.

Kadınlar dünyanın fakirleri ve köleleri ile birlikte özgürleştiler. Kadınlar, aynı zamanda, dünyanın fakirlerine ve kölelerine de başkaldırarak özgürleştiler. Kadınlar bir özgür kimlik inşa ediyor olduklarını tahayyül ederek hayatı değiştiremezler. Var olanı yıkarak, önerileni reddederek yol alabilirler. Geçen yüzyıldan bu yüzyıla geçiş, dünyayı bir tarafa bırakalım ama bizim ülkemizde toplumun organik ve derin erkek egemenleri için, Fethullah Gülen’in deyimiyle, “müjdeler” getirirken, özgürlük ve eşitlik yanlıları için felaket zillerinin sesleri ile geldi. Duyanlar duymayanlara anlattı ama ne fayda. Olan oldu. O halde bence, yeni zamanda her şeye en sade, en yenilenmiş tarafından, lafı fazla dolandırmadan sarılmak lazım. Kendimiz için, kendi devrimimiz için, temiz bir bilinç, neşe ve kurtuluş ideali ile.

 

Dipnotlar:

[1] Önce Yazko etrafında bir araya gelen kadınlar, ardından Kadın Çevresi Yayınlarını oluşturarak, Şirin Tekeli, Gülnur Savran, Günseli İnal, Feraye Tınç, Şule Torun ve Yaprak Zihnioğlu ile birlikte ilk olarak Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu: En Uzun Devrim adlı çalışmasını Türkçeye kazandırırlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Çakır (ed.) (2005: 42).

[2] Bu feminist çizgiyi merak edenlere Ayşe’nin makalesini okumalarını öneriyorum; bkz. Ayşe Düzkan, Maddeci feminizmi tanımlarken” http://pazartesidergisi.com/maddeci.html

[3] İKD deneyimi için bkz. Çakır (ed.) (2005).

[4] Bkz. Kadın Hareketinin Yüzyılı 2000 Ajandası, s.245

[5] Bu konuda bkz. Kadın Hareketinin Yüzyılı, 2000 Ajandası, Siyah Eylem.

[6] Bkz. Acar-Savran (2004); Düzkan (2005).

[7] Bkz. Feminist Dergisi, tümsayılar tıpkıbasım, (2012) İstanbul: Renas Yayıncılık, Sayı 5, sy. 8.

[8] Bkz. Rowbotham vd. (1984).

[9] Bkz. Ortaylı vd. (2005).

[10] 12 Şubat 1989’de Perşembe Grubu’nun çağrısıyla Ankara’da 1. Feminist Kongre toplandı. “Feminist Hafta Sonu” adıyla anılan toplantıya İstanbul, Adana ve Türkiye’nin değişik illerinden feministler katıldı ve kongre sonunda “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi” yayınlandı. Bildirgenin tam metni için bkz. http://www.pazartesidergisi.com/pdf/Kaktus6.pdf

 

Kaynakça:

Acar-Savran, Gülnur (2004) Beden Emek Tarih, içinde: ‘Marx’tan Delphy’e Bir Ufuk Taraması’, İstanbul: Kanat Yayınları.

Arat, Yeşim (1990 Feminizm ve İslam: Kadın ve Aile Dergisinin Düşündürdükleri, Ş. Tekeli (ed.) Kadın Bakış Açısından 1980’ler Türkiyesi’nde Kadınlar, İstanbul: İletişim Yayınları.

Benhabip, Seyla (2008) Feminizm ve Postmodernizm: Huzursuz Bir İttifak, D. Cornell, J. Butler, N. Fraser, S. Benhabip (ed.) Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi, Çev. F. Evren Sezer, İstanbul: Metis Yayınları.

Bora, Aksu (2009)  “Kadın Sorunu”mu ,Erkek Egemenliği mi?, Ö. Laçiner (ed.) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 9: Dönemler ve Zihniyetler, İstanbul: İletişim Yayınları.

Çağlayan, Handan (2007) Analar Yoldaşlar Tanrıçalar: Kürt Hareketinde Kadınlar ve Kadın Kimliğinin Oluşumu, İstanbul: İletişim Yayınları.

Çakır, Devrim (ed.) (2005) Özgürlüğü Ararken: Kadın Hareketinde Mücadele Deneyimleri, İstanbul: Amargi Kadın Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Yayıncılık ve Dayanışma Kooperatifi.

Direk, Zeynep (2006) Başörtüsü Yasağı Üstüne, Amargi, Sayı: 1(Yaz): 16-18.

Düzkan, Ayşe (2005) Keşke İngilizce Yazılaydı, Virgül Dergisi, Sayı: 82, sy. 18.

Düzkan, Ayşe 2008) maddeci feminizmi tanımlarken http://pazartesidergisi.com/maddeci.html

Feminist Dergisi, tümsayılar tıpkıbasım (2012), İstanbul: Renas Yayıncılık.

Fraser, Nancy ve Linda Nicholson (1993) Felsefesiz Toplumsal Eleştiri: Feminizm ve Postmodernizm Arasında Bir Karşılaşma, M. Küçük (ed.) Modernite versus Postmodernite, Ankara: Vadi Yayınları.

Kadın Hareketinin Yüzyılı Ajandası.2000 Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Yayınları.

Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi (1989) http://www.pazartesidergisi.com/pdf/Kaktus6.pdf

Koç, Handan (2012) Muhafazakarlığı Karşı Feminizm, İstanbul: Destek Yayınları.

Rowbotham, S.; H. Wainwright ve L. Segal (1984) Feminizm, Sosyalizm ve Eylemde Birlik, Çev. E. Çetin Özgür, İstanbul: İletişim Yayınları.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>